Başka bir gezegene inanmayanlar için: PERMAKÜLTÜR

Doğaya uyumlu ve sürdürülebilir bir yaşam, en başta insanlığın kendisi için gerekli. Doğa değişse de yok olmaz, ama önlem alınmazsa insanlığın bu yeni düzende yeri olmayacak.

Endüstri devrimi en başında heyecan vericiydi. Sanayinin hayatımıza girmesi, teknolojinin gelişmesi hayatımızı kolaylaştırıyor, daha hızlı üretime imkân veriyor ve aynı kalitede ürün almamızı sağlıyordu. Ancak sevinçle karşıladığımız bu yeni düzenin o dönemde fark edemediğimiz bazı yan etkileri vardı. Makinelerin yarattığı kirliliğin çözümü yoktu, ucuza mal etmek için keşfettiğimiz yapay hammaddeler ise ne kadar işlenirse o kadar zehirli atıklar oluşturuyordu. Hem ürün hem de kültür olarak ‘tek kullanımlık’ mantığını benimsedik. Kolayca ulaşıyor, hızla tüketiyor ve daha sonra nereye gittiğini düşünmüyorduk.

Image            Görsel 1:   1977 yılından bir gazete haberi

Her gün doğaya ne kadar zarar verdiğimiz anlatılırken, doğayı ‘yok ettiğimiz’ düşüncesi, insan egosunun bir yanılsaması. Şunu anlayalım; doğayı yok etmek bizim harcımız değil, ama insan ırkını dünya üzerinden silmek mümkün. Milyonlarca yıldır birçok büyük afet yaşandı; bazı türler sahneden çekilirken, yeni ortama uyumlu başka türler geldi ve doğanın canlılık döngüsü devam etti. Esas soru şu olmalı: İnsan eliyle yaratılan bu yeni döngüye, insanlığın kendisi ayak uydurabilecek mi?1970’li yılların sonlarında fosil yakıtların yoğun kullanımı (özellikle kömür dumanı ve egzoz gazı) sonucu şehirlere çöken kara sis, bizi maskeyle sokağa çıkacak duruma getirdi. 90’lara gelindiğinde ise ozon tabakasının delinmesi tartışılır olmuştu. Artık çarpık kentleşmenin, kentlerde nüfusun hızla artmasının olumsuz sonuçlarını fark eder olmuştuk. Ekolojik endişelerimizi erozyon, radyasyon, ormansızlaşma izledi. Günümüzde ise içilebilir su kaynaklarının azalması, gıdalarda GDO ve küresel iklim değişimi tartışılıyor.

Bir dönüşümün içindeyiz ve zaman aleyhimize işliyor. Bazı eşiklerde geri dönülmez noktaya ulaştık bile. Ormanları tarım arazisine çevirip,  mono kültürel konvansiyonel tarım sistemleriyle gıda üretmenin açlık getireceğini görmeye başladık örneğin. Barajların yalnızca 50 sene su ihtiyacını karşılayacak, vakti dolunca kaynağı kurutacak, tüm vadiyi susuz bırakacak ve çok daha büyük zarara sebep olacağını yeni yeni fark ediyoruz.  Önünde sonunda daha az tükettiğimiz ve daha az kirlettiğimiz bir sisteme dönmek zorunda kalacağız. Acilen şu kararı vermemiz gerekiyor: çözümü olası bir krizle acı çekerek uygulamak mı, yoksa bilinçli ve planlı olarak yumuşak bir geçiş yapmak mı? Bazı bilim insanları yaşayabileceğimiz yeni gezegenler arıyor; kaynaklarını tüketebileceği yeni bir kurban bulma umudunu taşıyanlar için söylenebilecek fazla bir şey yok elbette. Ama permakültür tasarımcıları, ısrarla üzerinde bulunduğumuz gezegeni nasıl zenginleştirebileceğimizi ve nasıl kendine yetebilen, doğayla uyum içinde bir hayat yaşayabileceğimizi anlatıyor.

Doğayı kavrayarak planlama

Permakültür, permanent (kalıcı) ve agriculture (tarım) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. “Permanent Agriculture” kavramı ilk olarak Franklin Hiram King’in 1911 yılında yazdığı “Farmers of Forty Centuries: Or Permanent Agriculture in China, Korea and Japan” adlı kitapta kullanıldı. Permakültür kelimesi ise Avustralya’da üniversite öğretim görevlisi olarak çalışan Bill Mollison’un sürdürülebilir tarım üzerine yaptığı çalışmalar sırasında ortaya çıktı; adını da Mollison’un öğrencisi David Holmgren ile birlikte 1978’de yayınladığı “Permaculture One” adlı kitapla duyurdu. Her ne kadar akla hemen doğayla uyumlu gıda üretme yöntemleri gelse de, permakültür çok daha fazlası demek.

Permakültürün temel özellikleri şöyle: Tarımsal üretimin en baştan doğanın döngüsünün kavranarak planlanması; insan ihtiyaçlarını karşılarken, mevcut kaynakları tüketmek değil, onları doğru kullanarak yüksek verim alınan alanlar oluşturulması; doğa ve tarımsal üretimle bütüncül sürdürülebilir insan yerleşimleri tasarlanması. Böylece insan doğaya karşı değil, doğayla beraber çalışır; kurulacak sistem işi bizim için yapar, ve enerji de zaman da etkin kullanılmış olur!

Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini üç başlıkta tanımlıyor:

İlki yeryüzüne özen gösterme. Yani bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

İkinci ilke insanlara özen gösterme; bu da insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde var olmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlamak üstüne kurulu.

Son ilke ise nüfus ve tüketime sınır getirme. Ki kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.

Bill Mollison çalışmalarının başında Avustralya’nın yerlilerini gözlemlemiş ve onların doğayla ilişkilerini, kullandıkları yöntemleri permakültüre aktarmış. Malç, kompost gibi yaygın birçok uygulama zaten uzun süredir geleneksel olarak kullanılıyor. Bunun yanında zonlama çalışmaları, kenar etkisinin değerlendirilmesi gibi modern yöntemler de planlamanın ana hatlarını oluşturuyor. Sonuç olarak geleneksel yöntemlerle işlevsel tasarımcılığı ve teknolojiyi birleştirip bol verimli, tüm ihtiyaçlarını karşılayan, kendi kendini devam ettirebilen insan yerleşimleri tasarlanabiliyor.

Bir permakültür tasarımcısının evi

Permakültür tasarımında işlevsellik ön plandadır ve her öğenin birden fazla fonksiyonu olması gözetilir. Örneğin evin güney cephesine dikilen meyve ağacı, yazın gölge yaparken kışın yapraklarını dökerek güneşten faydalanmamızı sağlar. Tabii permakültür tasarımcısı alanı gözlemleyip evi güneşe doğru konumlandırmış, pencereleri de buna göre boyutlandırmıştır bile. Hatta belki eve yapışık bir sera inşa edip, küçük bir bölümünü tavuk kümesine ayırmıştır. Permakültürün verimlilik ve çok işlevlilik açısından vazgeçilmez örneklerinden olan tavuklar çok az girdiyle birçok çıktı (ısı, besin vb.) verir. Mutfaktan çıkan gri su arıtılıp sulamada kullanılır; yağmur suları da içme ve kullanma suyu olarak değerlendirilir.

Eğer yerleşim kurak bir bölgedeyse ilk iş bahçeye yağmur hendekleri kazılmış, azot bağlayan öncü türlerle toprak zenginleştirilirken, gölgelerinde ikincil türler yetiştirilmeye başlanır. Bu bahçede bitkiler dikey katmanlar oluşturacak şekilde yetiştirilir. Bitkilerden bazıları yenilebilirken, bazıları malç yapılır, bazıları hayvanları besler, bazıları ise yakacak olur.

Sadece bitkiler değil, hayvanların da tasarımda yeri vardır.  Hayvanların doğal ilişkilerini sürdürmelerine olanak verilir. Bitkilerin doğal ortamlarına benzer koşullarda ve organik maddece zengin toprakta büyümeleri sağlanır. Kardeş bitkiler birlikte yetiştirilerek, hastalık ve zararlıların salgına dönüşmesi de engellenir.

Hatta ev sahipleri hasat zamanı konu komşuyla bir araya gelip, yerel organik pazarda ürünlerini satıp, şenlikler düzenler, atadan kalma yerel tohumlarını takas eder. Elbette güçlenen toplumsal bağlar da bu yaşam tarzının çok önemli bir parçasıdır. Bu sadece permakültürün önemli ilkelerinden dem vuran bir örnek.

Bill Mollison’un 1991 yılında hazırladığı Yerkürenin Bahçıvanı (The Global Gardener) adlı belgesel hepsini çok güzel özetliyor. En çarpıcı bölüm olan ikinci filmde kurak alanlar(Arizona, Botswana ve Avustralya)da çölleşmeye getirdiği çözümler, yerel halkla beraber en verimsiz alanları bile gıda ormanlarına çevirmeleri görülmeye değer. Peyzaj mimarlarının da zaman zaman söylediği gibi ‘doğayı bahçemizde taklit ederek’ hatta akıllıca düşünülmüş tasarımlarımızla doğal süreçten biraz daha fazlasını vererek oluşturulmuş bir yaşam alanı yaratabiliriz.

ImageGörsel 2:   Akdeniz’de Permakültür etkinlikleri duyuru broşürünün ön yüzü.

Türkiye’de neler oluyor?

Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün kurulmasıyla permakültür Türkiye’de yaşayanlar için araştırılan bir konudan öğrenilen ve uygulanan bir felsefeye yükseldi. Enstitü, kurulduğundan beri çok ciddi çalışmalar yürütüyor. 2010 yılında düzenlenen, Bill Mollison ve Geoff Lawton ile PDC (Permaculture Design Certificate) eğitimi de bu çalışmalardan biri. Eğitim hem bizler için bulunmaz bir fırsat hem de farklı ülkelerden gelen öğrencilerle bağların kurulması açısından önemli bir etkinlikti.

2011 yılında Türkiye’de ilk ayağı kurulan Permablitz İstanbul grubu, kentteki Permakültür çalışmalarıyla gelecek vadetmesinin yanı sıra, permakültürün yalnızca kırsal geniş arazilere özgü olmadığını kanıtlıyor ve şehirde neler yapabileceğimize dair fikir veriyor.

2012 yılının Temmuz ayında Emet Değirmenci’nin eğitmenliğinde Van Erciş’te ücretsiz düzenlenen Afet Sonrası Ekolojik Restorasyon eğitimi oldukça umut veren bir çalışmaydı.

Image Görsel 3: Van’da düzenlenen permakültür eğitiminin katılımcıları sertifikalarıyla.

Şu an birçok ülke permakültürü devlet destekli olarak uyguluyor. Türkiye’de hakkında yapılmış birçok akademik çalışma var. Aynı zamanda Eskişehir Anadolu Üniversitesi Ekoloji Ana Bilim Dalı yüksek lisans dersleri arasında.

Sonuç olarak artık ekolojik hassasiyetin ‘modaya uymanın’ ötesinde olduğunun, yaşam tarzımızı kökten değiştirmemiz gerektiğinin bilincine varıyoruz. Özellikle biz tasarımcılar, yumuşak geçişin öncüleri olmalıyız. Doğayı kurtarmak için değil belki, ama insanlık için yapabileceğimiz çok şey var.

Not: Yeşil Mimari dergisi Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Advertisements
Posted in Permakültür | Tagged , , , , , , , | 1 Comment